50'DEN SONRA HAYATA DAİR
İkonlarımız
Canımız İkonumuz: Zuhal Olcay

Canımız İkonumuz: Zuhal Olcay

12 Mayıs 2017
50'den Sonra Hayat

Zuhal Olcay 60 yaşında... Sanatı, enerjisi, duruşu ile her kuşaktan gençlerin gönlünü fethetmeye devam ediyor... İyi ki var...

Onun için söylenen sıfatlar, “soğuk”, “mesafeli, “hüzünlü” minvalinde hep… Oysa yakından tanıyanların ve bilhassa kendinin tanımlamasıyla “çok eğlenceli bir kadın”

Zuhal Olcay 1957 doğumlu… Bu aralar 60 yaşını idrak ediyor. Sanatçı kimliği konusunda hiç kimsenin itirazı yok. Çok başarılı bir sinema, tiyatro sanatçısı, harika bir ses sanatçısı, büyülü şarkıların şarkıcısı…

Ekşi sözlükte adına açılan birçok giriden bir kaçı şöyle…

“Zuhal Olcay sanatı ve karizması beni çıldırtıyor...üstün bir hatun ...gözlerinin altındaki torbalar bile adamı etkiliyor.. :)) İyi ki varsın”

“Çok soğuk ve mesafeli olsa da büyüleyici bir kadın, gerçekten yetenekli ve kaliteli.”

“Her daim hayran olduğum kadın, Türkiye'nin sahip olduğu en büyük değerlerden biri. Hem sesi olsun, hem oyunculuğu olsun harikulade. Hepsinden ötesi, o kendine has havası, duruşu, ses tonu, insanı kendine hayran bırakmaya yetiyor. iyi ki varsın Zuhal Olcay, seviyorum seni…”

“Hüznün en çok yakıştığı, şiir gibi kadın.”

Bu satırlar da kendisiyle yapılan röportajlardan...

Güzel olmak büyük bir armağan ama bedeli oldu mu sizin için?

Güzellik bir tuzak bence, ona çok da kanmamak lazım. Kendimi hiç güzel bulmadığım dönemlerim de oldu ama o zaman da işimle öne çıkabildim. Önemli olan yetenek ve deneyim, güzellik bir nevi ikramiye... Bir de ben konservatuarda okudum, orada bizi güzeller ve çirkinler diye ayırmadılar, hepimiz aynı dersleri aldık, aynı ölçüde ter akıttık. Baştan biliyorduk; bir oyuncu için ne çirkinlik bir dezavantaj ne de güzellik bir avantaj.

"Hüzün” kelimesinden nefret ettiğinizi fark ettim, bu bir kaçış da olabilir mi?

Nefret değil de eğlenceli bir kadınım ve insanlar bunu da görsün istiyorum. Tiyatroda komedilerde kendime gülmekten oynayamadığım bile olmuştur. Ama televizyonda ve sinemada mesafeli, ser verip sır vermeyen, ancak tek başına kaldığı zaman ağlayabilen, güçlü kadınları canlandırdım daha çok, seyirci de beni o karakterlerle özdeşleştirdi. Bir de belki hüzün benim yüzüme ve kemik yapıma yakışıyordur, kim bilir.

Gerçekten üzgün hissettiğinizde, bundan çıkmanın yolu ne sizin için?

Ağlamak. Kana kana ağlamak. Bakın üzüntüyü geçirmenin yolunu biliyorum, herkese de tavsiye edeyim... Evden çıkıp 5 kilometre yürüyün. Hızlı hızlı, koşar adımlarla. Sonra eve dönüp müzik açsın ve yüksek sesle dinlesinler. Mümkünse eşlik etmek için bağırsın, haykırsınlar. Ben yüzüyorum mesela, üzüntünün beni esir almasını engellemenin en iyi yolu bu. Ama ağlayacaksam da ağlıyorum, akıtıyorum zehri dışarı. Bir de en güzeli dertleşmek. Sevdiğin, inandığın bir insanla konuşursun ve o da belki senin başını okşar, teselli etmek için. İnanın bundan daha iyi gelen bir şey yok.

En çok hangi yaşınızı sevdiniz? Başka bir ifadeyle hangi yaşlarınızda neleri sevdiniz?       

Çok klasik bir cevap olacak ama insan her yaşında başka bir şey keşfediyor ve o yılların tadını çıkarıyor. Şimdi geriye dönüp baktığımda 40’tan sonraki dönemi daha çok sevdiğimi fark ettim. Konservatuvarda okuduğumuz yaşlarda, 40-45’ler çok korkutucu gelirdi. Oysa hiç öyle değil. Her yaş, o yaşın gerçekliği, kişiliğinin aldığı biçimle beraber bambaşka bir tat veriyor ve hiç o kadar korkulacak bir şey olmadığını görüyorsun. Dediğim gibi, 40’lı yaşlardan sonrasını çok daha heyecanlı ve zevkli buluyorum.

Her kadın böyle mi hissediyor bu yaşlarında?
     
Elbette bu nasıl yaşadığınızla, yılları nasıl geçirdiğinizle çok ilintili. Yani kendini geliştirmeyi, kendine yatırım yapmayı, üretmeyi, düşünmeyi hiç bırakmayan bir kadın olarak bunu söylüyorum. 50’lere geldiğimizde, her şeyi kabulleniyoruz ve her şeyle barışıyoruz, yeter ki kendini bu barışmaya açık tut. Bu bilinç düzeyinde yapılacak bir hazırlık. Bilincini olgunlaştırmayan bir insanın 50’den sonra hangi yaşta olursa olsun, huzuru bulma şansı yok. Birçok kadının yaptığı gibi -ki çevremde de görüyorum onları- kendisini ve beklentilerini bir kenara koyan, çocukları için yaşayan, onların üzerinden hayallerini gerçekleştirmeye çalışan insanlar için söylemiyorum. Bu çok acıklı bir şey!Dr. Louann Brizendine, “Kadın Beyni” adlı kitabında 50 yaşından sonra yaşanan boşanmaların yüzde 65’inin kadınlar tarafından talep edildiğine dair bir istatistik veriyor.

Sizce olgun kadın artık ne istemediğini bilen kadına mı dönüşüyor?

Ne istediğini ve ne istemediğini biliyor. Bir kere ne istemediğini daha iyi biliyor, çünkü doyum noktasına geliyor, tahammülü azalıyor. Bilemiyorum tabii başka birçok nedeni de olabilir.

‘Akıllı kadın, yalnız kadındır’ inancı, çağdaş bir mite dönüşmek üzere, sizce de öyle mi?

Erkekler belki de vasat ve altı zihinlerle daha rahat ediyor olabilir. Cinsel açıdan sürekli bir iktidarı korumak zorunluluğunda olan erkek, bunu bir de entelektüel düzeyde sürdürmekten özellikle kaçıyor galiba.

Şu sıralar beni en çok mutsuz eden şey bir erkeğe adanmış kadın profili. Erkeği olmadan yaşamadığını iddia eden, ona köle olan, aslında evlilikle statü atlamaya çalışan bu kadınlar sizi de rahatsız etmiyor mu?

Bunu algılayamıyorum bile. Çok trajik. Böyle kadınlar için gerçekten çok üzülüyorum. Bir insanın sevdiği için bir şeyler yapması, onu mutlu etmesi için uğraşması çok güzel bir şey ama kendini adamak... İnsanlar kendilerine böyle bir haksızlığı neden yaparlar? Tabii ki sosyal, psikolojik, bir sürü neden olabilir ama insan böyle bir kötülüğü kendine nasıl yapabilir bunu anlamak mümkün değil. Daha acısı erkeklerin, kendilerine adanmış kadınları bir yandan takdir edip (!), bu tip kadınlara minnet duyarlarken, bir yandan gerekli oranda saygı duymadıklarına ilişkin gözlemlerim var. Bu tip erkeklerle ilgili düşüncelerimi ise isterseniz paylaşmayayım!

Üç evlilik yaşamış, bir genç kız annesi, bekar bir kadın olarak aşka inancınız ne boyutta?

Aşk çok travmatik bir şey. Tamam, elbette yaşayalım ama çok da abartmayalım. Yani son derece travmatik bir ruh hali. Yaşamınızı bir kişiyle paylaştığınız, onsuz yaşayamadığınız, her şeyi onunla yapmaktan tat aldığınızı söylediğiniz bir durum içindeyken, maalesef bir an geliyor ve bitiyor. Tamam, peki, bunu yaşayalım ama her şeyi aşk üzerinden tarif etmekten, onu dile pelesenk etmekten yana değilim.

Gençlik ve güzellik ideolojilerinin dayatmaya dönüştüğü tüketim çağında bu baskı ve yargılardan kendinizi nasıl koruyorsunuz?

Her kadın ister istemez o baskıyı hissediyor. Konu bensem buna baskı demek haksızlık olur, çünkü ben işimi çok seven biriyim. İşimi sürdürebilme heyecanı ve kaygısı benim için çok daha ağır basıyor. Bunun için de kendimi iyi hissetmek ve sağlıklı olmak amacıyla bunun gerekliliklerini yapıyorum. Güzel ve bakımlı olmak için elbette bir baskı hissediyorum ama dediğim gibi bu özen işim için gerekli. Güzellik ikinci planda geliyor. İşimi ölene kadar sürdürme konusunda kararlılığım bazen beni yoruyor. Gerçekten böyle bir saplantım var. Bu iyi mi, kötü mü, bilemiyorum. Belki de başka şeyler yaşamam gerekiyor ve o yaşayamadıklarım için işle bozmuş olabilirim. Ancak kendini işle uyuşturan insanlar gibi Robopati (otomat olarak yaşama sendromu) düzeyinde olan bir ruh haline tümüyle karşı olduğumu da belirtmek isterim.

 

 

 

 

 

50'den Sonra Hayat

Yorumlar (0)

Yorum Yaz